By A Web Design

goo

Korona günlerinde pinekleme

 

Dışarı çıkmayalı kaç gün oldu sayamadım. Odanın penceresi iki kat perdeyle kapalı olduğu için; yağmur mu yağıyor, güneşli bir bahar günü mü farkında değilim. Mart ayının mat ve kasvetli günlerinde; geceyi, gündüzü perdenin renginden anlayabiliyorum. İnternet olmasa günleri, ayları dahi unutacağım. Aynı anda hem bir kaç tv kanalı izleyip; uzman, yarı uzman, kendinden menkul uzman, uzman eskisi filan ne varsa yazdıklarını okuyabiliyorum. Ekranın bir köşesinde de tedavülden kalkmış, eski bir dizi mutlaka açık oluyor. Dünyanın farkındayım yani. Hala okunacak onca yazı, izlenecek film-dizi var. Ekran pencerelerle dolu, her pencerede onlarca sekme… Daldan dala atlayıp, bir süre sonra gözümü yemek tariflerinde açtığım oluyor. Karnımın acıktığını böyle anlıyorum. İpin ucu kaçtı ama uykudan eser yok henüz.

 

Yemeği bilgisayar masasında, uykuyu da odanın köşesini işgal eden, atmaya kıyamadığım eski kanepede hallediyorum. Saç sakal birbirine karışmış vaziyette. Hoş, önceden de karışıktı ama en azından temizdi. Parmaklarım saç diplerine masaj yaparken, sırtımın el yetişmeyen köşesinde kaşınma ihtiyacı ortaya çıktı. Pireden mi, keçeleşmiş tişörtten mi tam anlayamadım. Sanki minik yaratıkların oyun parkı. Pirenin ayak sesine kulak kabartıyorum ama henüz duyamadım. Tıkırtıların kaynağı başka olmalı. Belki de tavana kadar istifli, açılmamış kitap kolilerinden geliyor. Eşyaların hareket ettiğini görüyorum. Muhtemelen rüya ya da öyle olmasını temenni ediyorum.

 

Tuvalet ihtiyacı olmasa yerimden kalkmayacağım. Koltukla bütünleştiğim için ağır abiler gibiyim. Kalkarken sendeliyorum. Yavaş hayat için hızlı bir kalkış yapıyorum. Şükür ki yürümeyi unutmamışım. Oyun oynarken ekran başında ölenler aklıma geliyor. Galiba virüs değil de bilgisayar öldürecek beni. Evhamlı olmayan biri için depresyon belirtisi mi acaba? Kafamda deli sorular ve hafif baş dönmesi. Tansiyon ilacını almayınca olabilir mi? Biraz daha oyalanırsam ortalığı b.k götürecek, bu kesin.

 

Biraz ayaklarım uyuşmuş, bacaklarım karıncalanıyor. Doğrulmaya çalışıyorum, olmuyor veya artık ben bir kamburum. Kıkırdak kütürdemeleri ve adım atma şekliyle robokopu andırıyorum. Kendi açımdam durum böyle. Dışardan bakan, homo erektusun ayağa kalkışına benzetebilir. Saç-sakal vaziyeti, ikinci şıkkı daha gerçekçi kılıyor. 

 

Hafifleten rahatlamadan sonra el-yüz yıkama faslı. Kendime geliyorum.  ‘Ben kimim, burada ne işim var’, aynaya konuşuyorum. O bana, ben ona bakıyorum. Son günlerdeki tuhaf davranışlarımdan biri de bu. Aynadaki kişiyi tanımaya çalışıyorum. Göz çukurları derinleşmiş, saç-sakal ağarmış garip bir yüz ifadesiyle bakıyor. İzlediğim korku filmi sahnelerindeki gibi. Muhabbeti kısa kesmeliyim yoksa ruh halim bozulacak.

 

Hazır ayağa kalkmışken balkona çıkıyorum. Sabahın karanlık ve serin havasından ciğerlerime çekiyorum. Akşam yağmur yağmış. Uzaktaki sokak lambasının zayıf ışığı, ıslak asfalta çarpıyor. Yolun karşısındaki çöp konteynırından hışırtılar arasında kara bir kedi çıkıyor. Meltemin oynaştığı yapraklar hışırtıya eşlik ediyor. Büyükşehirde olmayan bir dinginlik hakim. Gürültü olarak hışırtı var. Gözlerim kapalı bu melodiyi dinliyorum. Müzik nağmesi gibi bir ritmi var. Uzaktan bir ambulans cayırtısı kabus olup kulaklarıma çöküyor. Fazla alışma dercesine ötüyor ve keyfimi kaçırıyor. Yollar boş, ortam sessiz. Bu yaygaraya ne gerek var?

 

Hava serin, bu mevsimde üşütmemek lazım. Tekrar yuvaya dönüyorum, ait olduğum yere. Koltuğum soğuk, bilgisayardaki pencereler açık, beni bekliyor. Oturuyor, her şeye kaldığım yerden aynen devam ediyorum. Sayısını unuttuğum günlerin rutini bu.

 

 

Ezanların makamından vakti çıkarabiliyorum artık. Öyle dalmışım ki ekrana, sabah ezanı okunuyor, saate bakıyorum 05:18. Ortam karanlık, perde hala siyah. Biraz kestirsem iyi olacak.

 

Joomla Templates by Joomla51.com